Rehberlik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Rehberlik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Ocak 2016 Cuma

Bir Yalnızlık Öyküsü


Hep hüzünlendirir beni Trabzon Müzesi.

Trabzon'da tur yapılacaksa nerelere gidilir? Trabzon Aya Sofyası, Atatürk Köşkü, Sümela Manastırı... Tabii daha pek çok yer katılabilir ama klasik olan budur.

Trabzon Müzesi genelde es geçilir. Neden? Müze bekçileri diyor ki, müzenin önüne araba giremediği için... Olur mu öyle şey? Trabzon merkezde inersin, oradan kaç adımlık yol ki müze? Bu bir bahane olamaz.

Her zaman söylerim; bir şehri tanımanın en güzel yolu, onu yürüyerek gezmektir.

Atılacak birkaç adım için olamaz bu ihmal... Unutulmak... Hatırlanmamak... Olsa olsa bu olabilir.

Hep hüzünlendirir beni Trabzon Müzesi.



Müthiş bir konak. Bugün artık çarpık yapılaşmanın bir sonucu olarak ortaya çıkmış olan çirkin binaların arasında kalmış bir konaktan bahsediyorum. Fakat gene de konağın bahçesine adım attığınız anda bambaşka bir dünyada hissediyorsunuz kendinizi.


Garip bir büyü var sanki bu konakta. Bahçeye girdiğiniz andan itibaren dışarıyla irtibatınız kesiliveriyor bir anda. Birden sesler kesiliyor, bir boşluğun içine çekiliveriyorsunuz ve bir hüzün sarıyor etrafınızı.


Bir banker... Kostaki Theophylaktos. 20. yüzyılın başlarında konut olarak yaptırıyor bu konağı. Mimarları kimdi, bilmek isterdim ama kimse bilmiyor adlarını. Tek bilinen İtalyan oldukları ve yapı malzemesinin çoğunun İtalya'dan geldiği.


Alıcı gözle baktığınızda, hemen diğer mimari eserlerden oldukça farklı bir binayla karşı karşıya olduğunuzu fark ediyorsunuz. Bodrum katıyla birlikte dört katlı olan konağın cephesi hem simetrik değildir, hem de çatı yükseklikleri farklıdır.


Trabzon'da hemen dikkati çeken bir yapıdır değişik mimarisiyle. Ama Türkiye genelinde de kesinlikle parmakla gösterilecek türden bir yapıdır ve memleketin sayılı sivil mimarlık örnekleri arasında sayılır. Dış cephesi tamamen İtalyan mimarisi özelliklerini gösteren konağın iç kısımlarında ise epik bir mimari vardır. Konağı gezerken Rokoko, Art-Neo ve Neoklasizm sanat akımlarının etkilerini görür bilen gözler. Konağın bodrum katı haricinde tüm duvarları rokoko kalem işiyle süslenmiştir örneğin. Ahşap işçiliğinde Rus sanatının etkileri görülür. Konağın radyatör petekleri bile kabartmalarla süslüdür.

Daha demir parmaklıklı kapıdan bahçeye adımınızı attığınızda o büyü sizi ele geçirecektir. Bir kere koca bir şehrin merkezinde, yüzlerce hatta binlerce insanın akın akın yürüdüğü bir caddenin köşesinde, onlarca iş yerinin ve yüksek binaların arasında nasıl olmuş da böyle bir cennet köşe ayakta durmayı başarabilmiş diyeceksiniz eminim.

Çok güzel ama her nedense epeyce hüzünlü bir bahçe sizi karşılayacak ve konak içeri davet edecek.


Nefesinizi tutup gireceksiniz içeri. Büyü o kadar kuvvetli ki...

Konağın hikâyesi de bir o kadar hüzünlü...

Sene 1917. Bir bankerin başına gelebilecek en büyük felaket geliyor bizim banker Kostaki Theophylaktos'un başına.  Adam iflas ediyor. Bütün mal varlığına el konuluyor. Bu konak da el konulanlar arasında.


Haraç mezat satılan konak, Nemlioğlu ailesi tarafından satın alınıyor. Millî mücadele yıllarında karargâh binası olarak kullanılıyor.

15 Eylül 1924'te Mustafa Kemâl Atatürk Trabzon'u ziyaret ettiğinde, konaklaması için bu konak düzenleniyor. Atatürk, eşi Latife Hanım ve beraberindekiler bu konakta kalıyorlar. (Aman karışmasın, bu bina Atatürk Köşkü diye bilinen köşk değildir. Üç sefer ziyaret eder Atatürk Trabzon'u. Bugün Atatürk Köşkü olarak bilinen yapı, Konstantin Kabayanidis tarafından 1890'da yazlık olarak yaptırılan yapıdır ve Atatürk 1937'deki Trabzon ziyaretinde burada üç gece konaklamıştır.)


Daha sonraları Trabzon Valisi Ali Galip Bey zamanında (görev süresi: 1927 - 1932) konak 25.000.- TL bedel karşılığı kamulaştırılır ve 1927 - 1931 yılları arasında Hükümet Konağı, 1931 - 1937 yılları arasında da müfettişlik binası olarak kullanılmıştır.

1988 - 2001 yılları arasında ise Kültür Bakanlığı tarafından restore edilmiş ve 2001 yılında da Trabzon Müzesi olarak ziyarete açılmıştır.

Müzeye adım atar atmaz, yani bahçedeki o atmosferden, o büyüden kendinizi kurtarıp da merdivenleri çıkıp kapıdan içeriye adım atmayı başarabildiğiniz anda, eskimenin rutubetle karışan o bildik kokusu çarpıyor suratınıza.
Kalbim duracak gibi oluyor benim her sefer o kapıdan girer girmez. Beni nelerin beklediğini bilmeme rağmen ağır çekim hareketlerle binanın içinde dolaşmam nasıl açıklanabilir bilemiyorum. Ama diyorum işte, büyüleniyorsunuz. O mimarinin, o ustalığın, o atmosferin karşısında büyüleniyorsunuz. 


Zemin katta binanın mimari yapısı, detayları büyüleyecek sizi öncelikle. Sonra da döne döne dolaştığınızda bu katta, yani bir odadan öbürüne gittiğinizde burada neler yaşandığını keşfetmenin büyüsüne kapılacaksınız.





Zemin katın arkeolojik eser sergilemesi de tek kelime ile harika. En üst katta da etnoğrafik eserler var ama o üst kat da başlı başına bir mevzu, mimari açıdan.





Mutlaka görmeniz gereken bir müze, çok önemli bir bina. Gittiğinize pişman olmayacak, tam aksine yeni bir cennet keşfetmenin hazzını da yaşayacaksınız...

Ama beni hep hüzünlendirir Trabzon Müzesi.

Bu hüznümün bir sebebi çok az ziyaret ediliyor olmasıdır. Mutlaka tur programlarına katılması gereken bir müzedir.

Bir diğer sebebi ise hüznümün, dediğim gibi, acıklı öyküsüdür konağın.

Bir yalnızlık öyküsü...

(15 Ağustos 2013 tarihli yazımdır)

27 Kasım 2015 Cuma

Bir İLK'e imza atmak (3. Bölüm - Son)

Batman - Siirt - Şırnak gezimizin son günü pek bir neşeli başladı... Aslında sabah uyandığımda odamdan dışarı baktığımda gördüğüm manzara biraz korkutmuştu beni, hava yağışlı olmaz umarım demiştim...



Yağmadı tabii, yağmadığı gibi gün boyunca hava epeyce de sıcaktı. Neyse, yola koyulduk.

Bu son günde programda İdil, Öğündük / Midin ve Haberli / Basibrin vardı. İdil'e gitmek için yine Cizre'den geçmemiz gerekiyordu, bu da Kasrık Boğazı'ndan yeniden geçmek anlamına geldiğine göre, orada bir duralım dedik. Zaten gösterecek bir şey de vardı...

Suların içindeki tahtlar Kasrık Boğazı'nın ürkütücü güzelliğini azıcık yumuşatıyor.



Daha turizm açısından çok yol alması gereken bir bölge burası. Bir çay yaptıramadık. Bu konuları ayrıca yazmayı düşünüyorum.

Kasrık Boğazı... Güneydoğu ve Doğu Anadolu'nun sınırı. Cudi ve Gabar Dağları'nın arası... Böyle bir güzellik, böyle bir büyü nerede var? Ürkütücü ve aşık edici...




Burası çok önemli ve stratejik bir geçit olmuş binlerce yıl boyunca. Bu arada Part süvarisini gördünüz mü?



Siz ona bakarken ben de bir selfie yapıp kaçayım...



Kaçmak ne mümkün? Dünyanın en mutlu kedisini Kasrık Boğazı'nda bulacağımı söyleseler bana gülerdim. Bütün grubumun ortak kararı bu kedi dünyanın en mutlu kedisi. İnşallah hep öyle kal.



Kediyi sevip okşayıp vedalaşıyor ve yola çıkıyoruz. Kaptanımız kavşaklarda gördüğü her tabelada duruyor ve fotoğrafını çekiyor. Bu hastalık kısa sürede gruba ve ardından bana da bulaştı...



Daha bir sürü yer ziyaret edeceğiz ama Cizre'de Mêm û Zîn heykelinin önünde durup fotoğraflıyoruz o muhteşem destanın iki kahramanını.



Yolda Ahmet Güneştekin'in Yüzleşme sergisindeki bazı eserlerine yazdığım yazılardan birini okuyorum: Mêm û Zîn'in Güneşi. Galiba herkes beğeniyor. Okumadınızsa siz de okuyun bence...

İlk durağımız Şırnak'ın İdil ilçesi. Meryemana Kilisesi'ni ziyaret ediyoruz.



Keyifli sohbetler ediyoruz...





Midin Köyü'nü en sona bırakmaya karar veriyorum ve Basibrin Köyü'ne gidiyoruz. Günlerden Pazar... Ben kilisenin papazı Saliba Elden'i bulmaya evine gidiyorum, köy meydanında ve kilisede bir hareket var...





Papaz Saliba Elden'i çok seviyor gezginlerimiz. Bayağı uzun sohbet ediyoruz kendisiyle kilisenin avlusunda ve içinde.




Sonrasında da dışarıda biraz vakit geçirdik... Bazılarımız koyu sohbetlere daldı cemaatle, ben de kilisenin damına çıkıp etrafı seyrettim.





Sonra köyden ayrılıp son köye gittik. Öğündük / Midin.

Mor Yakup Kilisesi'nde Malfono Favlus'la koyu ve keyifli bir sohbete daldık...






Cizre'ye dönmeden köyde biraz dolaştık...





Doğa o kadar güzel ki burada...



Ve Cizre'ye dönüyoruz... Cizre'ye tepelerden bakmak bambaşka bir mutluluk... Seyr-i Cizre'de yemek yiyor ve vakit geçiriyoruz.



Sevgili dostlarımız da bizimle... Müthiş bir final yaşıyoruz. Cizre'nin muhteşem gençlerinden muhteşem bir müzik ziyafeti...



Her şey o kadar güzel ki, herkesin ortak bir duygusu var: Bitmesin... Bu güzel anlar bitmesin...

İlginçtir, son saatler geçmek bilmedi ve sanki zaman durdu Cizre'de...

Öylesine mutluyduk işte!

Bir Antonina Turizm klasiği olan sertifika törenini de yapıp, istemeye istemeye de olsa dostlarla vedalaşıp yola koyuluyoruz. Uçak zamanı yaklaşıyor.



Bir İLK'e imza atmanın gururu, coşkusu, mutluluğu ve güzel hatıralarla dolu bir yolculuğun daha sonuna geliyoruz.




Her şey çok güzeldi, çok keyifliydi...

(18 Haziran 2014 tarihli yazımdır)

Bir İLK'e imza atmak... (2. Bölüm)

Turun ikinci gününde sabahleyin sevgili misafirlerimizi bilemem ama bende heyecan had safhada... Canım Şırnak'a, Cizre'ye gideceğim. Çok mutluyum.

Harika bir doğa eşliğinde Siirt - Eruh - Şırnak yolunda gidiyoruz.




 Şırnak merkeze çıkmadan önce hem valizleri bırakmak, hem de ihtiyaç molası vermek için Şehr-i Nuh otelimize uğradığımız anda bizimkiler gelin arabası gördüler ve arabanın önünü kestiler. (Çok şekerdi!)



Şırnak merkeze gelip yemek molası verdik. Ben de salata ve patlıcan kızartması vs yemek için hemen meydanda serin bir noktaya oturdum Betül ve Ayşe ile.


Yemekten sonra lokantanın üst katında kahve içtik, tatlı yedi Ayşe ve Betül ben de fotoğrafladım yemediğim Haşhaşe'yi ve kahvemi.



Artık Cizre'ye gitme vaktidir.

Yola koyuluyoruz ve Kasrık Boğazı'nı geçiyoruz.




Cizre'ye vardık sonunda ve tabii ki Mêm û Zîn bizi karşıladı...


Bu arada mutlaka belirtmem gereken bir şey var:

Cizre Kaymakamı Şenol Koca (eski Mardin Vali yardımcısı ve benim için dosttan da öte bir dost) ile konuşuyoruz kaç gündür. Ne yazık ki kendisini göremedim, Mardin'de bir işi vardı. Fakat bizlerin rahat etmesi için her türlü yardımı yaptı sağ olsun.

Sevgili dostum Ömer Zeren ile buluştuk ve bize gün boyu eşlik etti. Bizi ne sürprizler bekliyormuş, haberim yoktu :)

İlk olarak kalede gezmeye başladık. Kale kazılarını inceledik.



Dicle manzarasını seyreden şalvarlı köylüler... :) Çok şeker şu bizim kızlar... İyi ki varsınız. Sizlerle her yolculuk daha renkli.


Mêm Zindan'ı açıldı özel olarak ve incelemeler başladı...


Sayın Cizre Kaymakamı Şenol Koca yeni açılan Kültür ve Sanat Merkezi'ni de görmemizi istedi. Sanırım kadınlar için düşünülmüş bir merkez bu, el sanatlarını değerlendirmek adına. Kendisinden dinlemeyi arzu ediyorum. Hayırlı olsun diyorum...


Dicle... Benim güzel yüzlüm...


Aslanlı Kapı'yı görmeden olmaz...


Kaleden çıkıp ilk olarak Ulucami'ye gidiyoruz. Bu arada baştan beri basın da yanımızda. Ne de olsa bir ilk yaşanıyor. Bölgeye ilk defa bir turist kafilesi geliyor. Haber değeri var haliyle.


Ben aynı ben... Hep aynı poz... Seviyorum ben burayı, ne yapayım?


Biraz da çıtayı yükseltelim... Bakışları da... :)


Mêm û Zîn... Mezarların başındayız... Beni daha çok etkileyen bir efsane yok...


Abdaliye Medresesi, Nuh Peygamber Türbesi (ne kötü restorasyonlar bunlar) ziyaret edildi.


Benim canım mucidim, El Cezeri'min mezarında bendeniz. Öyle severim ki üstadı!


Kırmızı Medrese'deyiz... 16. yüzyılın güzel örneği.


Sen ne güzel şeysin öyle!

 
Kırmızı Medrese'de hepimizle söyleşi yapıldı.



 


Sen hâlâ bizi mi seyrediyorsun?


Artık Cizre Çarşısı'na yürüyebiliriz...

Çarşaf bir sembol Cizre'de. Zîn için tutulan yas...


Çarşı yine çok neşeli ve renkliydi...








Günün yorgunluğunu atmanın en iyi yolu Dicle kıyısında bir çay içmektir (limonata da olabilir).



Nefis türküler dinleyip otelimize Şırnak'a dönüp otelimize geldik.


Bizim grup yerel basını inceliyor...


 Yemek öncesi yine söyleşiler vardı benimle ve misafirlerimizle...



Yemekler yendi, sohbetler edildi... Herkes dinlenmeye çekildi.

Yarın için de heyecan dorukta. İdil'e gideceğiz ve bir de Öğündük ve Haberli'ye de...

(1 Haziran 2014 tarihli yazımdır)