Mardin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mardin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Ocak 2018 Pazartesi

Az Bilinenler - 2



Bu belki de hemen hemen hiç bilinmeyen, hatta bugüne kadar hiç işlenmemiş bir konu:

Mardin Çalışma Komisyonu olarak Dr. Ahmet Maden ile Mardin Valiliği’nin Mardin Şehir Planı/İl Haritası için çalışırken Gezi Rotaları diye bir bölüm hazırladık. O sırada yaptığımız çalışmadan şöyle bir şey çıktı:

Türkmen Hanedanları dönemine bakarsak, Artuklu’da devlet ve hükümdar eliyle yapılan ilk yapılar daima ana cadde üzerinde. Hanedanın ikincil şahıslarının yaptırdığı yapılar Savurkapı’ya yakın ve kuzeyde. Devlet adamları tarafından yaptırılanlar güneybatıda. Özel şahıslar tarafından yaptırılanlar da güneydoğuda, Şehidiye’nin hemen altında yer alıyor. Hepsi de sur içinde bu arada!

Akkoyunlu devrinde, Artuklu yapıları kullanılmakla birlikte, hanedan kaleye çekilmiş, Kasımiye de sur dışına çıkmış. Tıpkı şu andaki Firdevs Köşkü gibi. Yani tam uçlarda!

Osmanlı devrinde mekânsal bir gelişme olmamış. Ya eski ile idare etmişler ya da ne olduğunu şimdi bilmediğimiz binaları yıkıp, yahut da bahçeleri istimlâk edip Hamidiye Kışlası, Alman Misyonu, İstasyon gibi binaları yapmışlar. Oldukça dağınık ve günü kurtaran yapılaşmalar. Gerçek anlamda şehir içi bir mekânsal gelişme yok!

Son mekânsal gelişme gerçek anlamda Cumhuriyet devrinde olmuş, şehir, başta idari binalar olmak üzere sur dışına taşınarak Yenişehir yaratılmış.

Bu gelişime bakarak Artuklu devrinde şehrin zaten mekânsal olarak belirlenmiş bir şablonu olduğu ortaya çıkıyor, bu da olsa olsa Süryani Devri mekân özellikleri şablonudur. Bu sebeple de Artuklu hükümdarları göze görünür yerde yani ana cadde üzerinde kalıcı bina inşa etmişler. Buralarda zaten Süryani, daha geniş anlamıyla Hıristiyan devri yapılaşması olduğu çok açıktır. Henüz detaylarıyla araştırılmamıştır bu konu.

Buna bakarak şehir planının vazgeçilmez önemi bir kez daha ortaya çıkıyor.


Mardin Şehir Planı/İl Haritası’nda bu konuyu Gezi Rotaları’na taşıdık. Şu anda akademik olarak bu konu üzerine çalışılıyor. Gururluyum!

10 Şubat 2016 Çarşamba

İki Yalnız Örnek Köy (2)


Dara…
Tarihi İpek yolunun Nusaybin – Kızıltepe hattı üzerinde, Batı, Güney ve Kuzey’deki limanlara açılan yolların kesiştiği noktada bulunan bir köy.
Son yıllarda Mardin’in yıldızı parladıkça, Mardin’in bir köyü olan Dara da bundan nasibini aldı. Hakkıydı da… Son derece önemli bir geçmişi, tarihi vardı. Kuzey Mezopotamya’nın en önemli askeri garnizonlarından biriydi Bizans döneminde. Tarihi daha da eskilere gidiyordu.
Dara’yı daha da parlatmak için “Güneydoğu’nun Efes’i” yakıştırmasını yapmaya başladılar. Bu haliyle biraz abartılı bir yakıştırmaydı ama Dara, Mardin turlarının da mutlaka bir parçası olmalıydı.
***
OPET burada Örnek Köy projesini uyguladı. Opet bu projeyi bakın şöyle anlatıyor:
“Örnek Köy” olarak seçilen Mardin’de, Dara Harabeleri yakınındaki Dara Köyü’nde Temiz Tuvalet ve hijyen eğitimleri ile ağaçlandırma çalışmaları ve el sanatları eğitiminin yanı sıra bir çok etkinlik gerçekleştirildi. 
Yazının ilk bölümünde de değindiğim gibi, heyecanlandıran ve umut veren projelerdi bunlar başta.
OPET Dara’ya geldi, tuvaletleri yaptı. Hemen tuvaletlerin oldukça yakınında, yani kaya mezarlarının bulunduğu, gezilerin ana durağı olan bölgede el sanatları eğitimleri için de bir Kültür Merkezi binası dikti.


Sonra?
Bugün o bina okul oldu. Belki de daha iyi oldu.
Tuvaletler aynen duruyor. Hemen yanındaki kafeterya orayı kullanıyor ve temiz tutmak için ellerinden geleni de yapıyorlar.





Ama tüm bunlar bu projenin başarılı olduğunu göstermiyor malesef. Tam tersine.
Dara zaten su sıkıntısı çeken bir köydür. Tam Suriye sınırında bulunur. Su kuyularındaki su seviyesi her sene biraz daha derine iner. Her zaman köyün su depolarının dolu olduğunun kontrol edilmesi gerekir. Sular kesildiği zaman tuvaletlerde de sıkıntı yaşanıyor haliyle.
Son gittiğimde kafeteryanın işletmecisiyle konuştum. Tuvaletlerle ilgili yakındığı bir durum vardı. Tuvaletler iyi, hoş ama OPET’in kendi adamları tarafından ve belli bir planla yapılmış. Doğrusu da budur. Ama en ufak bir sorun olduğunda bu tuvaletlerde en ufak bir şey yapılamıyor diyor haliyle İsa Bilen. Ustalar “biz bu tuvalete müdahale edersek kırılabilir ya da başka sorun çıkabilir, planını görmemiz lazım” dedikleri için, OPET’i arayıp ya planları göndermelerini ya da bir usta yollamalarını istemişler.
El sanatları eğitimi meselesine gelince. Eğer böyle bir sosyal soumluluk projesi yapıyorsan, oraya gidip “Al sana bina, Olgunlaşma’dan da hoca getirirsiniz olur biter” tarzı bir tavırla başı boş bırakıp, yalnızlığa ve çaresizliğe mahkum edip gidemezsin oradan.
Bu insanlar bu işleri biliyor ve yapabiliyor olsalardı zaten senin böyle bir projeye soyunman gerekmezdi. Zaten yapıyor olurlardı. Kimse köyden kalkıp da Mardin Olgunlaşma Enstitüsü’nden el sanatları eğitmeni getirelim diye girişimde bulunmaz. Bulunmaya kalksa da ciddiye alan çıkar mı bilemiyorum.
Böyle bir sosyal sorumluluk projesinde iyi niyet sonsuz boyuttadır, biliyorum. Kadınların el emeği göz nuru işleri para etsin, onlara kazanç sağlasın, ören yerini gezenler çay, kahve içsin, tuvalete gitsin ve bu eserleri de satın alsınlar diye düşünür bu projeye imza atanlar. Ama şunu da unutmamak lazım ki, böyle bir işe girişenler de birkaç sene ve belli bir miktar ödenek ayıracaklar bu iş için.
Kalın biraz burada (ya da bu işi yapabilecek kişileri koyun başına), sağlayın parasını (ya da buna sponsorluk yapabilecek mercileri çıkartın), getirin eğitmenleri, görün sonuçları. Geçsin birkaç zaman, işler otursun. Ondan sonra deyin ki, “Tamam sen artık oldun, kendi başının çaresine bakar ve burayı çekip çevirirsin.”
Dara böyle bir yalnızlığa itilmiş durumda. Köyün tek geliri turizm ve tarım. Turizm öne çıkmak zorunda. Zorlu bir bölge Dara’nın olduğu bölge. Ana yoldan oldukça uzakta. Lise için Mardin’e gitmek zorunda çocuklar. O köyde insanların durması, yaşaması için, geçinmeleri için biraz motivasyona ihtiyaçları var.
OPET projesi beni bu bağlamda oldukça umutlandırmıştı ama beklenen olmadı.
Bir şeyler verilince alan ve çok iyi niyetli bir halkı var Dara’nın. Sorunlar tabii ki bir tek bununla sınırlı değil. Ama keşke şu OPET projesine yeniden el atılsa ve bir şeyler yapılsa.
Dara, ziyarete gidenlerin orada geçirdikleri kısacık zaman diliminde anlaşılamayacak kadar önemli bir yer. Hak ettiği her şeye kavuşması için umarım biraz üzerine eğiliriz hep birlikte.

(6 Kasım 2013 tarihli yazımdır)

İki Yalnız Örnek Köy (1)


Sosyal sorumluluk projelerine karşıyım…
Beni tanıyan herkes şimdi soracak: “Nasıl yani? Sen? Her türlü sosyal sorumluluk projesinin içinde yer alan sen mi karşısın?”
Evet, ben karşıyım. Sosyal sorumluluk projelerine karşıyım.
Adı üstünde… Sorumluluk…
İnsanlar yalnızca vicdanlarını rahatlatmak için yer almamalı bu projelerde. Başından sonuna içinde olmalılar. Bir günlüğüne içine dalıp, para ya da malzeme yardımı yapıp çekip gitmekle olmaz bu işler. Ayrıca bu, projelerin ulaştığı insanlar açısından da çok gurur kırıcı.
Sosyal sorumluluk projesi dedin mi, elini taşın altına sokacaksın. İşin gerçekten içinde olacaksın. Gerekirse bu projelerde çalışanlar da para kazanacaklar. Herkes emeğinin karşılığını az da olsa almalı.
Ben bugüne kadar onca projede yer aldım, hiçbirini yarım bırakmadım ve para için de yapmadım ama artık bu projelere karşıyım.
Bu şekilde yapıldıkları müddetçe karşıyım.
İnsanlara sadaka verir gibi yapılan işler… Çok bilinçsiz ve kötü projeler.
Artık bence başka şeyler yapılmalı.
İnsanların yeteneklerine, bölgelerinin durumlarına göre imkânlar sağlanmalı. Örneğin, evi pansiyon olmaya uygun mu, o kişi pansiyonculuk yapabilir mi? Bu işin bir yolu yordamı var, usulü var, ona yönlendirilmeli. Bunun kursu var, sertifikası var vs. Becerileri değerlendirilmeli ve kazanca dönüştürülmeli o insanların.
Bu yalnızca ufak bir örnek. Bu sonsuza dek çoğaltılabilir. Farkındalık, bilinç vs sağlanabilir.
Bunun sonunda da mutlaka ama mutlaka gururla, boynunu bükmeden, kimseye borçlu kalmadan o insanlar da bir işe yaramanın, bir şeyler yapmanın, üretmenin, para kazanmanın mutluluğunu yaşamalıdırlar.
Bu bir düşünce… Benim düşüncem. Benim sosyal sorumluluk projelerinden anladığım bu!
***
OPET, yıllardır sosyal sorumluluk projeleri ile ilgimi çeken bir kurumdur.
Dört ayrı projesi vardır ve hepsi de birbirinden ilginç ve güzeldir.
Bunlar, Temiz Tuvalet Kampanyası, Yeşil Yol Projesi, Örnek Köy Projesi, Tarihe Saygı Projesi adı altında tam dört kardeş proje.
Bunların içinde beni en çok heyecanlandıran ve ilgilendiren “Örnek Köy Projesi” olmuştur. Çünkü hayalimdeki sosyal sorumluluk projesi buydu aslında. Olacaksa böyle olmalıydı.
Bu projenin kapsamı ve amacı nedir?
Kendi deyimiyle OPET, bilinçli toplum yaratma hedefiyle çıktığı yolda, bu proje ile uzak köylerin yakına gelmesini, kendi kendine yetmesini, tarihi, coğrafi, kültürel potansiyelinin değerlendirilmesinin yanı sıra, eğitim düzeyinin yükselmesi ve çevre bilincinin gelişmesi gibi göstergeleri de hedeflemektedir. Bu proje kapsamında köylerin fiziki görünümünden, kültürel ve sosyal gelişimine, özel kurslardan gelirlerini arttırıcı faaliyetlere kadar pek çok çalışma yapılmaktadır.
Peki, bu proje bugüne kadar nerelerde uygulandı?
Mardin – Dara, Gaziantep – Yesemek, Bolu – Pazarköy, Fethiye – Saklıkent, Isparta – İncesu ve Kekova Üçağız – Kaleköy.
Bu köyler içinde en şanslısı sanırım son ikisi. OPET’in kendi sitesinden edindiğim bilgiye göre benim hayalimdeki sosyal sorumluluk projeleri bu iki köyde hayata geçirilmeye çalışılıyor. Diğer köylerde yapılanlardan daha bilinçli olarak.
Bence bu köylerin arasında en şanssız olanlar da ne yazık ki, ilk ikisi. Yani Dara ve Yesemek.
OPET gene kendi sitesinde Dara ve Yesemek için bakın ne diyor?
“Örnek Köy” olarak seçilen Mardin’de, Dara Harabeleri yakınındaki Dara Köyü’nde Temiz Tuvalet ve hijyen eğitimleri ile ağaçlandırma çalışmaları ve el sanatları eğitiminin yanı sıra bir çok etkinlik gerçekleştirildi. 

Gaziantep’in Yesemek Köyü de “Örnek Köy” kapsamına alınan bir diğer bölgedir. Yesemek Açık Hava Müzesi’nde eserler üzerinde doğanın tahribatını engelleyecek çalışmalar gerçekleştirildi. Bunun yanı sıra, toprak tarafından kısmen örtülmüş ve yıkılmış heykeller kaldırılarak, ziyaretçilerin Açık Hava Müzesi’ni rahat gezmesini sağlamak üzere teraslar oluşturuldu.

Dara da, Yesemek de benim gönlümün iki sultanıdır.
Siz gördünüz mü oraları?
Proje neydi ve şimdi ne durumda bilmek ister misiniz?
Dara, Doğu Roma döneminde önemli bir askeri garnizon (tabii ki daha öncesi de var) ve Yesemek de Hitit döneminden kalan, dünyada eşi benzeri olmayan bir heykel atölyesi.
Bugün her ikisi de, inanılmaz bir çekiciliğe sahip olmalarına rağmen, aslında pek çok anlamda yalnızlığa itildiler… Yalnızca bu proje kapsamında da değil.
Evet, sosyal sorumluluk projeleri en başta anlattığım şekilde yapılırsa karşıyım ama bu “Örnek Köy Projesi” bu iki köyde yeniden canlanabilecekse, canlandırılabilecekse, ben üstüme düşeni yapmaya hazırım. Çünkü bu proje gerçekten hayalimdeki proje ve Yesemek ile Dara gönlümün en özel yerinde.
Bu yazı şimdilik üç bölümden oluşacak. İkinci ve üçüncü bölümlerde size Yesemek’i ve Dara’yı anlatacağım, Örnek Köy Projesi’nin her iki köyde de ne durumda olduğunu… Başka hangi konularda yalnızlığa itildiklerini. Aslında olmaları gereken yeri…
Bilmem anlatacaklarım birilerini ilgilendirecek, ses getirecek, birilerinin yeniden oralarla ilgilenmesini sağlayacak mı ama en azından ben buradan içimi dökeyim.

(27 Ekim 2013 tarihli yazımdır)

4 Ocak 2016 Pazartesi

Sevgilim Mardin - 1

SEVGİLİM MARDİN - 1

MARDİN'DE BİR AKŞAMÜSTÜ



Cercis Murat Konağı'ndan, Kasımiye Medresesi'nden, Postane'den, Zinciriye Medresesi'nden, Şehidiye Camii Medresesi'nin tepesinden, Marangozlar kahvehanesinden ya da başka bir yerden... Akşamın Mezopotamya ovasının üstüne inişini seyredin. Güneşin, kızıla boyadığı taş evlerin üzerinden size veda edip yerini geceye bırakışını mutlaka bir yerlerden yakalayın. Çünkü Suriye yönünden dalga dalga gelen ve her geçen dakika koyulaşan o mavi renk, Mezopotamya ovasını biraz sonra koskoca bir denize çevirecek. Mardin'in evleri karanlıkta kalacak ve kalenin aydınlatılmasıyla şehir, usta bir kuyumcunun elinden çıkmış koca bir tek taş pırlanta yüzüğe benzeyecek.


Bu manzarayı seyrederken insanın aklından, dünyanın hiçbir yerinin Anadolu gibi renkli bir tarihe sahip olamayacağı geçiyor. Hangi topraklar bu kadar kültüre beşik olmuş, anavatan olmuş, köprü olmuş? Şehrin inanılmaz bir çekiciliği var. Bunu, İ.Ö. 8000'den günümüze uzanan kültürler resmi geçidine borçlu. Um-Dabagiye, Hassuna, Samara ve Halaf kültürlerinden, Uruk, Hurri, Akad, Hitit, Mitanni, Asur, Arami, Med'lere; Persler, Büyük İskender, Selevkoslar, Abgarlar, Ermeniler, Romalılardan, Sasaniler, Bizans'a; Artuklulardan İlhanlı-Moğol, Karakoyunlu, Akkoyunlulara; Osmanlıdan günümüz Cumhuriyet Türkiye'sine bir resmi geçit...


Kentin bu tarihi ve kültürel dokusu, onu dinler tarihi açısından da önemli kılıyor. Özellikle Süryanilerin İ.S. 38 yılında İsa dinini kabul ettikleri "İnananlar Dağı" ya da "Köleler Dağı" anlamına gelen Tur Abdin'in, Mardin-Midyat Eşiği diye adlandırılan bu bölgede olması.


Mardin'i gezerken uyum içinde bir potada eriyen bu renkler, tek tek ortaya çıkıp birbirinden ayrılarak tüm ihtişamıyla kendini göstermeyi biliyor. Çarşı, han, kervansaraylar, cami ve mescitler, külliyeler, medreseler, zaviye ve türbeler, hamamlar, eski ve yeni kiliseler, manastırlar, okullar, köşkler, kasırlar ve şehrin en dikkat çeken, onu diğerlerinden ayıran en büyük özelliği olan taş işçiliği ve bunun sonucunda ortaya çıkan konut mimarisi...

Renkli labirent

Mardin'i gezerken içinizde oldukça büyük bir heyecan yaratacak yer hiç şüphesiz çarşısı olacaktır. Mardin çarşısının şehrin ana caddesini de içine alan kendine özgü labirent planı içinde kaybolma keyfini kendinizden esirgemeyin. Çarşıya Cumhuriyet Meydanı tarafından girdiğinizde Güneydoğu Anadolu kentlerinde görmeye pek alışık olmadığınız bir manzarayla karşılaşacaksınız. Rengârenk, çeşit çeşit sebzeler... Ama bu manzara size lokantalarda Ege yemeklerine benzer tatlarla karşılaşacağınızı düşündürmesin. Mardin mutfağının kendine has özellikleri onu diğer Güneydoğu Anadolu mutfaklarından da ayırıyor. Baharat zengini bu mutfakta neler yok ki!.. Tarçınlı patlıcanlı pilav, nar ekşili salata, kaburga dolması, cevizli yeşil zeytin salatası, işkembe dolması, zencefilli limonata, haşlanmış ve kızartılmış içli köfte, peynirli helva, kakuleli kahve... Sonra kumaşçılar, bakırcılar, leblebiciler, kuyumcular, gümüşçüler, terziler, ayakkabı tamircileri, marangozlar, kalaycılar, baharatçılar, kahveciler, tütüncüler, çaycılar, antikacılar, semercilere rastlayacaksınız çarşıda.


Semercilik hala yaşıyor. Bunun nedeni şehrin mimari dokusunun özelliği olan dar ve yokuşlu sokakları ve tek ulaşım aracı olan eşekler, katırlar, atlar. Çarşının daracık sokaklarında, tıpkı şehrin sokaklarında ve abbaralarında olduğu gibi eşekler çıkacak karşınıza, genelde boz ya da beyaz. Kenara çekilip yol vermeniz yetmeyebilir, dikkatli olun! Bir rodeocu gibi eşeğin üstüne kurulmuş çocuklar o kadar hızlı koşturuyorlar ki eşekleri, genelde kendinizi bir dükkâna girip koruyabiliyorsunuz. Fotoğraf çekmek isterseniz hiç istisnasız herkes eşeğini durdurup poz veriyor.


Mardin'de, Güneydoğu'ya has eşarpların, puşilerin, Suriye'den getirilen kumaşların büyüsüne kapılıp alışverişe başlayacak, fiyatlar karşısında pazarlık bile etmeyi aklınıza getirmeyeceksiniz. İnsanlar sevecen, iyi niyetli. Bakışlarınızı kime çevirirseniz bir gülümsemeyle karşılaşıyorsunuz. Selamınızı alan esnaf, hemen dükkâna davet ediyor yabancı konukları. Sohbetlerin tadına doyulmuyor. Konu hep aynı: Mardin ve Mardinli olmak.

Kakuleli mırra

Her köşede bir terzi görüyorsunuz; erkek terzileri, kadın terzileri... Kadınlar kıyafetlerini terzilere diktiriyorlar. Birkaç saat içinde çarşıda gördüğünüz o kadife ya da doğal kumaşlardan ummadığınız güzellikte, tahmin edemeyeceğiniz modellerde kıyafetler çıkıyor. Neden bu kadar çok terzi olduğu sorulduğunda, hepsi ağız birliği etmiş gibi "Biz kafadan ölçü alıp dikeriz, siz Istanbul'da kalıptan" diyorlar.


Eski bir berber dükkânının önünden geçip bir baharat dükkânının önünde buluyorum kendimi. İçerideki her detay çarpıyor insanı. "Osmanlı Baharat" adlı dükkânın sahibi Gültekin Bey sabırla her soruya yanıt veriyor. Raflardaki baharat çekmecelerinin üzerindeki etiketlerde manilerle ne işe yaradıkları anlatılmış. Sadece Mardin'e has, damarları açan, karaciğer ve kandaki hastalıkları temizleyen, saradan felce, şeker hastalığından sarılığa ve pek çok başka derde deva "küşut" otundan alıyorum.


Çarşıdaki ayakkabı tamircileri artık büyük şehirlerde göremeyeceğimiz bir resim çıkartıyorlar ortaya. Çarşının dışına çıkıp kuyumcu dükkânlarına göz gezdiriyorum. İki Ermeni Katolik aile kalmış Mardin'de. Onlar da birbirleriyle akraba. Bu ailelerden Mansur Uğurgel kuyumcu. Malum kuyumculuk sanatında kakma, mıhlama ve sadekârlık Ermenilere hastır. Eskiden telkari ustasıymış, şimdi yapmıyor artık. Mardin'de kuyumcularda bulacağınız altın 22, 21 ve 14 ayar. Osmanlı bağlantısı nedeniyle kuyumculuğun yaygınlaştığı Halep, Şam ve Musul'dan geliyor mallar. İnsanların tembelliği ve devletin de el emeğini desteklememesi nedeniyle bu işin ölmeye yattığını söylüyor Mansur Usta. Sohbet esnasında ikram edilen Mardin'e has kakuleli "mırra"nın tadını başka hiçbir yerde bulmak mümkün değil. Artık kakulesiz kahve içemeyeceğimi anlıyorum.


Biraz ileride bir sabuncu dükkânı dikkat çekiyor. Yabani fıstık yağı (bıtım) ve menengiç (kezvan) denen iki tür sabun var. Mardin Lokmanhekim Sabunu denen ve toprağa bile zarar vermeyen bu doğal sabunlar, saça ve cilde çok faydalıymış. Sahipleri şimdilerde, Japonya'dan gelen kimya mühendislerine doğallığını onaylattırdıkları sabunlarının patent tescil işleriyle uğraşıyorlar.

Corç Usta

Mardin'deki tek telkari ustası olan Süryani Corç Usta, bugüne kadar içtiğim en güzel çayı ikram ediyor. Telkâri, eritilerek farklı kalınlıkta çekilmiş teller haline getirilen madenin işlenmesi zenaati. Bu yöreye has olması onu daha da değerli kılıyor. Mardin gümüş telkari işleriyle dolu dükkânlardan geçilmiyor. Alıcısı çok. Ama 40 senedir bu işi yapan 46 yaşındaki Corç Usta dışında üreten de yok. Yanında, ikisi haricinde hepsi Müslüman on kişi çalıştırıyor. İki oğlu da canla başla ve sevgiyle çalışıyorlar minicik atölyede. İşini onlara devredecek. Telkâri yorucu, stresli ve sabır gerektiren bir iş. "Bu işi yapmak için hem aşığı, hem muhtacı olacaksın" diyor Corç Usta, "Sırf para kazanmak için yürütemezsin!" Benimle konuşurken bir yandan da modelini kendisinin yaptığı saç tokalarını üretiyor. Corç usta modelleri gece rüyasında görürmüş, sabahın beşinde bilemedin altısında atölyeye gelir bunları çıkartırmış. "Eskiye nazaran talep çok ama usta yok ki eleman yetişsin" diyor. Midyat'taki 80-90 ustadan da iki-üç tanesi kalmış.


Mardin çarşısından Marangozlar kahvehanesine uğramadan çıkmak olmaz. Mardin'in en otantik mekânlarından biri. Mardin'de mutlaka kahve kültürünü yaşamak ve mırra adı verilen yöreye has kahveyi içmek gerek. Marangozlar kahvehanesine giderken bakırcıların ve antikacıların önünden geçiliyor. Bakır kaplar, testiler, mırra cezveleri... Antikacılarda güzel eski Mardin'e has el işi kaplar...

Çöpçüler ve eşekleri

Kentin topoğrafyasıyla bütünleşen mimari yapısı hayranlık verici. Kimsenin evinin kimsenin güneşini ve havasını kesmediği bir mimari. Evlerin teraslarında, üzerinde yaşam sürülen tahtlar; sıcak yaz gecelerinde akreplere, böceklere karşı bir koruma. Yemek yenilen ve yatılan mekânlar bu tahtlar. Her evin terasında var. Evlerin dış cepheleri enteresan taş işçiliği örnekleriyle dolu. Taş işçiliği de bu yöreye has. En görkemli biçimiyle Mardin ve Midyat'ta karşımıza çıkıyor. Bu zenaatın en güzel örnekleri çoğunlukla Ermeni mimarların ve bazı Müslüman mimarların elinden çıkma yapılar.


Mardin'in dar sokakları ve abbaraları da şehrin en etkileyici mekânları. Buralarda dolaşırken günün değişik saatlerinde çöpçülere rastlarsınız. Yanlarında bir veya iki eşek bulunur. Bu eşekler o çöpçülere zimmetlidir ve belli bir zaman sonra da belediyeden emekli olurlar. Bir eşeğin ancak geçebildiği bu daracık sokak ve abbaralarda çöpler bu eşeklerle toplanır. Yol vermek için kenara çekilip "Kolay gelsin" dediğiniz, beline kırmızı puşi (ağa puşisi derler Mardin'de) bağlamış bir çöpçüden alacağınız cevap: "Başım gözüm üstüne!" Selamınızı alan herkesin ağzında bu cevap. Mardin insanına has bir zariflik bu. Mardinliler de hem şehirlerinin hem de insanlarının güzelliğinin farkında ki, yabancı olduğunu anladıkları herkese sordukları ilk soru: "Mardin'i beğendiniz mi?" İkinci soru ise: "İnsanlarımızı sevdiniz mi?" Bu sorulara "Hayır" cevabını vermek zaten mümkün değil. Bu cevabın devamında sohbetin konusu şehrin sorunları...


Genelde İslam kentleri cami çarşı ekseninde kurulur. Mardin'i diğer İslam kentlerinden ayıran özellik ise mahalle yapısını ve şehir eksenini su kuyu ve pınarlarının belirlemesi. Coğrafyacıların Mardin-Midyat Eşiği dedikleri bu bölge Türkiye'nin en kurak yeri ve sarnıçlar diyarı. Uygun sulama yok, su kısıtlı. Eskiden 30 metrede ulaşılan suya bugün pek çok yerde 120 metre civarında ulaşılabiliyor. Şehrin su problemi oldukça büyük. Gece ve gündüz sadece belli saatlerde verilebiliyor su. Aslında su problemi kendini bölgenin farklı yerlerinde de gösteriyor.


Mardin'in sorunları bu kadarla sınırlı değil. Şehre yönelik sanayi yatırımları yetersiz. Onlar da tekstil ağırlıklı. Bu nedenle, Mardin Diyarbakır yolunda sadece üzüm bağları değil, pamuk tarlaları da görüyorsunuz artık.


Kent çarşısı, mahalle araları, Mardinlilerin doyumsuz sohbeti, çaylar, mırralar derken, akşam iniyor Mardin'in üzerine yine, güzel taş evler kızıla boyanıyor. Cercis Murat Konağı'nın terasına oturup Mezopotamya ovasına bakıyorum. Yavaş yavaş hava kararıyor, mavi renk dalga dalga koyulaşarak üzerime doğru geliyor. Akşam yerini geceye bırakırken ova denize dönüşüyor.

Görmeden dönmeyin!

Mardin'e yolunuz düşerse, mutlaka Süryani kültürünün bir parçası olan, dini motiflerin kilise perdelerine ve evlerin konuk odalarına nakşedildiği baskı ve boyama sanatının son temsilcisi, 85 yaşındaki Nasra Teyzeyi de ziyaret edin.

Kentte görülecek çok yer var. Ermeni mimar Lole'nin eseri 19 yy yapısı Şatana ailesinin konağı olan bugünkü postane binası; Artuklu eserlerinden Ulu Cami; Şehidiye Camii Medresesi; tıp, felsefe, astronomi derslerinin dışında din eğitimi verilmeyen Kasımiye Medresesi; Gazipaşa İlköğretim Okulu; tıp, felsefe ve astronomi yanı sıra din eğitimi de verilen Zinciriye (İsabey) Medresesi gibi pek çok görkemli yapının yanı sıra Mardin Metropolitlik Kilisesi durumundaki Kırklar Kilisesi ve eski bir tapınağın üzerine kurulmuş Deyrülzafaran manastırı şehrin önemli yapıları. Bu kilise ve manastırdaki taş işçiliği ve iç mekân çalışmalarına hayran kalacaksınız.

Mardin'in içinde mutlaka görülmesi gereken yerlerden biri de Erdoba evleri. Otel olan bu konak son derece güzel restore edilmiş.

Bir diğeri Cercis Murat Konağı. Ebru Baybara Dökmen'in işlettiği bu konakta aynı zamanda Mardin mutfağının en güzel yemeklerinin sunulduğu bir restoran da var.

Mardin'in civarı da son derece önemli ve güzel. Midyat, Kızıltepe, Nusaybin, Savur, Dara gibi yerleri ziyaret etmeden Mardin'den gitmeyin. Midyat'ın taş işçiliğini yerinde görün, atölyeleri gezin. Midyat'ın çarşısı, Devlet Konukevi ve civar köyleri görülmeye değer yerler. Özellikle Barıştepe (Salah) Köyü Mor Yakup Manastırı, Anıtlı (Hah) Köyü Meryemana Kilisesi ve Süryani Kadim cemaatinin en büyük ve en ünlü yapılarından biri olan Deyrulumur (Mor Gabriel) Manastırını ziyaret etmeniz şart.

Diğer adı Anastasiopolis olan Dara harabelerinde kilise, saray, çarşı, zindanlar, tophane ve su bendi görülebilecekler arasında. En görkemli yapı da yeraltında bulunan Dara zindanları.

Savur'a yolunuz düşerse, kapısında "Allah nasip etti bana bu evi yapmayı, bundan sonra kime nasip olursa ona ve çocuklarına ömür boyu mutluluklar" yazan Ahmet Öztürk evini (Abdullah Bey Konağı) gezin. Konukseverlikleri karşısında şaşırıp kalacaksınız.

Mutlaka Kıllıt köyünü, köydeki kilise ve mezarları da görmek gerek. Şimdilerde terk edilmiş olan köyde birkaç aile yaşıyor. Kiliseleri ve mezarların taş işçiliği ve çeşitlilik şaşırtıcı boyutlarda.

(Not: Bu yazım 2003 yılında yazılmış ve Crossroads Dergisi’nde yayımlanmıştır.)