Yol Notları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yol Notları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Şubat 2016 Çarşamba

İki Yalnız Örnek Köy (3)


Yesemek…
Gaziantep’in İslâhiye ilçesine bağlı bir köy. Bu köyün içinde Eski Önasya Dünyası’nın bugüne kadar saptanmış en büyük heykel atölyesi bulunuyor. Eşi benzeri yok.
19. yüzyılın sonlarında keşfedilen Yesemek daha sonraları değişik dönemlerde Prof. Dr. U. Bahadır Alkım, İlhan Temizsoy gibi önemli isimler tarafından kazılıyor. Bu kazı ekiplerinde Refik Duru gibi önemli isimler de var.
Aslında Yesemek civarı oldukça enteresan. Civarda 50 höyüğün varlığından haberdarız. Tilmen Höyük gibi tanıtımı ve düzenlemeleri yapılsa, Kültür Turizmi açısından Türkiye’ye epeyce fayda sağlayacak olan yerler birkaç kilometre uzağında.
Yesemek aslında oldukça enteresan ve şanslı bir yer ama kimse ilgilenmiyor.
OPET Dara için yaptığı şeyi burada da uyguladı bir dönem. Bakın ne diyor:
Gaziantep’in Yesemek Köyü de “Örnek Köy” kapsamına alınan bir diğer bölgedir. Yesemek Açık Hava Müzesi’nde eserler üzerinde doğanın tahribatını engelleyecek çalışmalar gerçekleştirildi. Bunun yanı sıra, toprak tarafından kısmen örtülmüş ve yıkılmış heykeller kaldırılarak, ziyaretçilerin Açık Hava Müzesi’ni rahat gezmesini sağlamak üzere teraslar oluşturuldu.

Hatta dahası var. Sit alanı çitlerle çevrilip, heykellerin düzenlemesi yapılınca epeyce bir nefes aldı ve rahatladı Yesemek zamanında. Hatta girişin olduğu noktaya OPET tuvaletleri, park yeri ve bir kahve yapıldı. O kahvede insanlar soluklanabiliyor, ziyaret öncesi ve sonrası çaylarını, kahvelerini içerken Yesemek kitaplarından ve Yesemekli kadınların el emeği göz nuru işlerden alabiliyorlardı.

Bu projenin bir başka ayağı da, geçimi ağırlıklı olarak tarımdan olan bu köyün biber tarlalarının doğru kullanımı, halkın hakettiği kazancı sağlamasıydı. Biberler doğal ortamda yetişiyor.
Yesemek’in yanında Tahtaköprü Baraj Gölü var. O dönem hatırlıyorum, flamingoların geri gelmesi için bir proje üzerinde çalışıyorlardı.

Tüm bunlar oldukça hoş geliyor kulağa.
Dara ve Yesemek’in bu proje kapsamına girmelerinin ve ilk olmalarının nedeni çok basit aslında: Her ikisi de Türkiye’de her geçen gün azalan köylere son derece güzel birer örnek. Bölgelerinin karakteristik özelliklerini taşıyan gerçek köylerdir bunlar.
Bugünlerde aynen Dara’da olduğu gibi Yesemek’te de içim burkuluyor.
Projenin tabelası ve tuvaletleri dışında kalan bir şey yok.
Su sorunu olduğu için tuvaletler genelde susuz. Mutlaka yolda tuvalet ihtiyacını halletmek gerekiyor ziyaret öncesi ya da sonrasında.
Artık çay ve kahve dışında bir şey bulmak da mümkün değil. Ne kitap var ne de el işi bebekler, ahşap çalışmalar, danteller.

Yesemek ören yerinin de pek iyi durumda olduğunu söylemek doğru olmaz. İyi bir bakım gerekiyor, elden geçmesi lâzım. Burası muhteşem bir yer.
Son gittiğimde duyduğum şey dudağımı uçuklattı.
Tahtaköprü Barajı’nın suyunun 12 metre yükseltilmesi planlanıyormuş.
Bu ne demek biliyor musunuz?
Köyün tüm tarlalarının ve alt kısmının sular altında kalması demek.
Ne yapacak bu insanlar? Nedir bu baraj hastalığı? Üstelik de son derece lüzumsuz bir iş.

***
Tilmen Höyük ve Yesemek aslında turizm açısından inanılmaz önemli. Hiç sevmediğim bir şey geliyor aklıma. Söylemekten hep imtina ettiğim ve gerçekten düşünmek bile istemediğim bir şey:
Buralar başkalarının elinde olsaydı ne haldeydi kim bilir?

Ne yazık ki gerçek.
Aklımdan onlarca fikir ve proje geçiyor ama kim dinleyecek, kim uygulayacak?
***
Ben buradan (işe yarar mı yaramaz mı bilemem) OPET’e çağrıda bulunmak istiyorum.
Gelin Dara ve Yesemek’in Örnek Köy Projelerini yeniden ele alın.
En azından oraları yalnız bırakmayalım.

Ben elimden geleni yapmaya hazırım.

(29 Kasım 2013 tarihli yazımdır)

İki Yalnız Örnek Köy (2)


Dara…
Tarihi İpek yolunun Nusaybin – Kızıltepe hattı üzerinde, Batı, Güney ve Kuzey’deki limanlara açılan yolların kesiştiği noktada bulunan bir köy.
Son yıllarda Mardin’in yıldızı parladıkça, Mardin’in bir köyü olan Dara da bundan nasibini aldı. Hakkıydı da… Son derece önemli bir geçmişi, tarihi vardı. Kuzey Mezopotamya’nın en önemli askeri garnizonlarından biriydi Bizans döneminde. Tarihi daha da eskilere gidiyordu.
Dara’yı daha da parlatmak için “Güneydoğu’nun Efes’i” yakıştırmasını yapmaya başladılar. Bu haliyle biraz abartılı bir yakıştırmaydı ama Dara, Mardin turlarının da mutlaka bir parçası olmalıydı.
***
OPET burada Örnek Köy projesini uyguladı. Opet bu projeyi bakın şöyle anlatıyor:
“Örnek Köy” olarak seçilen Mardin’de, Dara Harabeleri yakınındaki Dara Köyü’nde Temiz Tuvalet ve hijyen eğitimleri ile ağaçlandırma çalışmaları ve el sanatları eğitiminin yanı sıra bir çok etkinlik gerçekleştirildi. 
Yazının ilk bölümünde de değindiğim gibi, heyecanlandıran ve umut veren projelerdi bunlar başta.
OPET Dara’ya geldi, tuvaletleri yaptı. Hemen tuvaletlerin oldukça yakınında, yani kaya mezarlarının bulunduğu, gezilerin ana durağı olan bölgede el sanatları eğitimleri için de bir Kültür Merkezi binası dikti.


Sonra?
Bugün o bina okul oldu. Belki de daha iyi oldu.
Tuvaletler aynen duruyor. Hemen yanındaki kafeterya orayı kullanıyor ve temiz tutmak için ellerinden geleni de yapıyorlar.





Ama tüm bunlar bu projenin başarılı olduğunu göstermiyor malesef. Tam tersine.
Dara zaten su sıkıntısı çeken bir köydür. Tam Suriye sınırında bulunur. Su kuyularındaki su seviyesi her sene biraz daha derine iner. Her zaman köyün su depolarının dolu olduğunun kontrol edilmesi gerekir. Sular kesildiği zaman tuvaletlerde de sıkıntı yaşanıyor haliyle.
Son gittiğimde kafeteryanın işletmecisiyle konuştum. Tuvaletlerle ilgili yakındığı bir durum vardı. Tuvaletler iyi, hoş ama OPET’in kendi adamları tarafından ve belli bir planla yapılmış. Doğrusu da budur. Ama en ufak bir sorun olduğunda bu tuvaletlerde en ufak bir şey yapılamıyor diyor haliyle İsa Bilen. Ustalar “biz bu tuvalete müdahale edersek kırılabilir ya da başka sorun çıkabilir, planını görmemiz lazım” dedikleri için, OPET’i arayıp ya planları göndermelerini ya da bir usta yollamalarını istemişler.
El sanatları eğitimi meselesine gelince. Eğer böyle bir sosyal soumluluk projesi yapıyorsan, oraya gidip “Al sana bina, Olgunlaşma’dan da hoca getirirsiniz olur biter” tarzı bir tavırla başı boş bırakıp, yalnızlığa ve çaresizliğe mahkum edip gidemezsin oradan.
Bu insanlar bu işleri biliyor ve yapabiliyor olsalardı zaten senin böyle bir projeye soyunman gerekmezdi. Zaten yapıyor olurlardı. Kimse köyden kalkıp da Mardin Olgunlaşma Enstitüsü’nden el sanatları eğitmeni getirelim diye girişimde bulunmaz. Bulunmaya kalksa da ciddiye alan çıkar mı bilemiyorum.
Böyle bir sosyal sorumluluk projesinde iyi niyet sonsuz boyuttadır, biliyorum. Kadınların el emeği göz nuru işleri para etsin, onlara kazanç sağlasın, ören yerini gezenler çay, kahve içsin, tuvalete gitsin ve bu eserleri de satın alsınlar diye düşünür bu projeye imza atanlar. Ama şunu da unutmamak lazım ki, böyle bir işe girişenler de birkaç sene ve belli bir miktar ödenek ayıracaklar bu iş için.
Kalın biraz burada (ya da bu işi yapabilecek kişileri koyun başına), sağlayın parasını (ya da buna sponsorluk yapabilecek mercileri çıkartın), getirin eğitmenleri, görün sonuçları. Geçsin birkaç zaman, işler otursun. Ondan sonra deyin ki, “Tamam sen artık oldun, kendi başının çaresine bakar ve burayı çekip çevirirsin.”
Dara böyle bir yalnızlığa itilmiş durumda. Köyün tek geliri turizm ve tarım. Turizm öne çıkmak zorunda. Zorlu bir bölge Dara’nın olduğu bölge. Ana yoldan oldukça uzakta. Lise için Mardin’e gitmek zorunda çocuklar. O köyde insanların durması, yaşaması için, geçinmeleri için biraz motivasyona ihtiyaçları var.
OPET projesi beni bu bağlamda oldukça umutlandırmıştı ama beklenen olmadı.
Bir şeyler verilince alan ve çok iyi niyetli bir halkı var Dara’nın. Sorunlar tabii ki bir tek bununla sınırlı değil. Ama keşke şu OPET projesine yeniden el atılsa ve bir şeyler yapılsa.
Dara, ziyarete gidenlerin orada geçirdikleri kısacık zaman diliminde anlaşılamayacak kadar önemli bir yer. Hak ettiği her şeye kavuşması için umarım biraz üzerine eğiliriz hep birlikte.

(6 Kasım 2013 tarihli yazımdır)

İki Yalnız Örnek Köy (1)


Sosyal sorumluluk projelerine karşıyım…
Beni tanıyan herkes şimdi soracak: “Nasıl yani? Sen? Her türlü sosyal sorumluluk projesinin içinde yer alan sen mi karşısın?”
Evet, ben karşıyım. Sosyal sorumluluk projelerine karşıyım.
Adı üstünde… Sorumluluk…
İnsanlar yalnızca vicdanlarını rahatlatmak için yer almamalı bu projelerde. Başından sonuna içinde olmalılar. Bir günlüğüne içine dalıp, para ya da malzeme yardımı yapıp çekip gitmekle olmaz bu işler. Ayrıca bu, projelerin ulaştığı insanlar açısından da çok gurur kırıcı.
Sosyal sorumluluk projesi dedin mi, elini taşın altına sokacaksın. İşin gerçekten içinde olacaksın. Gerekirse bu projelerde çalışanlar da para kazanacaklar. Herkes emeğinin karşılığını az da olsa almalı.
Ben bugüne kadar onca projede yer aldım, hiçbirini yarım bırakmadım ve para için de yapmadım ama artık bu projelere karşıyım.
Bu şekilde yapıldıkları müddetçe karşıyım.
İnsanlara sadaka verir gibi yapılan işler… Çok bilinçsiz ve kötü projeler.
Artık bence başka şeyler yapılmalı.
İnsanların yeteneklerine, bölgelerinin durumlarına göre imkânlar sağlanmalı. Örneğin, evi pansiyon olmaya uygun mu, o kişi pansiyonculuk yapabilir mi? Bu işin bir yolu yordamı var, usulü var, ona yönlendirilmeli. Bunun kursu var, sertifikası var vs. Becerileri değerlendirilmeli ve kazanca dönüştürülmeli o insanların.
Bu yalnızca ufak bir örnek. Bu sonsuza dek çoğaltılabilir. Farkındalık, bilinç vs sağlanabilir.
Bunun sonunda da mutlaka ama mutlaka gururla, boynunu bükmeden, kimseye borçlu kalmadan o insanlar da bir işe yaramanın, bir şeyler yapmanın, üretmenin, para kazanmanın mutluluğunu yaşamalıdırlar.
Bu bir düşünce… Benim düşüncem. Benim sosyal sorumluluk projelerinden anladığım bu!
***
OPET, yıllardır sosyal sorumluluk projeleri ile ilgimi çeken bir kurumdur.
Dört ayrı projesi vardır ve hepsi de birbirinden ilginç ve güzeldir.
Bunlar, Temiz Tuvalet Kampanyası, Yeşil Yol Projesi, Örnek Köy Projesi, Tarihe Saygı Projesi adı altında tam dört kardeş proje.
Bunların içinde beni en çok heyecanlandıran ve ilgilendiren “Örnek Köy Projesi” olmuştur. Çünkü hayalimdeki sosyal sorumluluk projesi buydu aslında. Olacaksa böyle olmalıydı.
Bu projenin kapsamı ve amacı nedir?
Kendi deyimiyle OPET, bilinçli toplum yaratma hedefiyle çıktığı yolda, bu proje ile uzak köylerin yakına gelmesini, kendi kendine yetmesini, tarihi, coğrafi, kültürel potansiyelinin değerlendirilmesinin yanı sıra, eğitim düzeyinin yükselmesi ve çevre bilincinin gelişmesi gibi göstergeleri de hedeflemektedir. Bu proje kapsamında köylerin fiziki görünümünden, kültürel ve sosyal gelişimine, özel kurslardan gelirlerini arttırıcı faaliyetlere kadar pek çok çalışma yapılmaktadır.
Peki, bu proje bugüne kadar nerelerde uygulandı?
Mardin – Dara, Gaziantep – Yesemek, Bolu – Pazarköy, Fethiye – Saklıkent, Isparta – İncesu ve Kekova Üçağız – Kaleköy.
Bu köyler içinde en şanslısı sanırım son ikisi. OPET’in kendi sitesinden edindiğim bilgiye göre benim hayalimdeki sosyal sorumluluk projeleri bu iki köyde hayata geçirilmeye çalışılıyor. Diğer köylerde yapılanlardan daha bilinçli olarak.
Bence bu köylerin arasında en şanssız olanlar da ne yazık ki, ilk ikisi. Yani Dara ve Yesemek.
OPET gene kendi sitesinde Dara ve Yesemek için bakın ne diyor?
“Örnek Köy” olarak seçilen Mardin’de, Dara Harabeleri yakınındaki Dara Köyü’nde Temiz Tuvalet ve hijyen eğitimleri ile ağaçlandırma çalışmaları ve el sanatları eğitiminin yanı sıra bir çok etkinlik gerçekleştirildi. 

Gaziantep’in Yesemek Köyü de “Örnek Köy” kapsamına alınan bir diğer bölgedir. Yesemek Açık Hava Müzesi’nde eserler üzerinde doğanın tahribatını engelleyecek çalışmalar gerçekleştirildi. Bunun yanı sıra, toprak tarafından kısmen örtülmüş ve yıkılmış heykeller kaldırılarak, ziyaretçilerin Açık Hava Müzesi’ni rahat gezmesini sağlamak üzere teraslar oluşturuldu.

Dara da, Yesemek de benim gönlümün iki sultanıdır.
Siz gördünüz mü oraları?
Proje neydi ve şimdi ne durumda bilmek ister misiniz?
Dara, Doğu Roma döneminde önemli bir askeri garnizon (tabii ki daha öncesi de var) ve Yesemek de Hitit döneminden kalan, dünyada eşi benzeri olmayan bir heykel atölyesi.
Bugün her ikisi de, inanılmaz bir çekiciliğe sahip olmalarına rağmen, aslında pek çok anlamda yalnızlığa itildiler… Yalnızca bu proje kapsamında da değil.
Evet, sosyal sorumluluk projeleri en başta anlattığım şekilde yapılırsa karşıyım ama bu “Örnek Köy Projesi” bu iki köyde yeniden canlanabilecekse, canlandırılabilecekse, ben üstüme düşeni yapmaya hazırım. Çünkü bu proje gerçekten hayalimdeki proje ve Yesemek ile Dara gönlümün en özel yerinde.
Bu yazı şimdilik üç bölümden oluşacak. İkinci ve üçüncü bölümlerde size Yesemek’i ve Dara’yı anlatacağım, Örnek Köy Projesi’nin her iki köyde de ne durumda olduğunu… Başka hangi konularda yalnızlığa itildiklerini. Aslında olmaları gereken yeri…
Bilmem anlatacaklarım birilerini ilgilendirecek, ses getirecek, birilerinin yeniden oralarla ilgilenmesini sağlayacak mı ama en azından ben buradan içimi dökeyim.

(27 Ekim 2013 tarihli yazımdır)

29 Ocak 2016 Cuma

Doğu Karadeniz Turlarının Yıldızı: Batum


Son yıllarda yıldızı parlayan şehirlerden biri Batum. Gürcistan’ın Karadeniz sahil şeridinde, Artvin iline komşu bu şehre ilgi her geçen gün artıyor.
Batum, Doğu Karadeniz turlarının bir parçası artık. Hatta olmazsa olmazı.
Bu hoş bir durum bence. Çünkü Türkiye’nin en güzel bölgelerinden biri olan Doğu Karadeniz’i doya doya gezerken, komşumuz olan bir ülkenin herkese her aradığını sunan bir şehrini de vizesiz, pasaportsuz ziyaret imkânına sahip oluyor insan.
Sarp sınır kapısından yalnızca TC kimlik numarası olan nüfus kâğıdınız ve yurt dışı çıkış harcınızla kolayca geçiyor ve bu memleketi dilediğiniz gibi gezebiliyorsunuz.
Batum, Gürcistan’ın Karadeniz kıyısında, Acara Özerk Cumhuriyeti’nin yönetim merkezi olan, Transkafkasya Demiryolu’nun ve Bakü Petrol Boru Hattı’nın son bulduğu önemli bir liman kenti ve ticaret merkezi.
Benim sevdiğim şehirlerden biridir Batum. Eski bir Rus şehri olmanın pek çok özelliğini taşır. Güzeldir bu şehirler. Öncelikle güneş planlı şehirler kategorisine girdikleri için. Yani birbirine yakın iki ana meydan vardır ve şehrin planı da bu meydanları merkez alarak onların etrafında döner ve size yürüyerek şehri gezme olanağını sunar.
Batum’un belki de en sevimli özelliği, şehir sakinlerinin çoğunun ve hemen hemen tüm turizm çalışanlarının az ile çok iyi seviyeler arasında Türkçe konuşabiliyor olmaları. Son yıllarda Batum’a yerleşen epey Türk var. Gelişmekte olan şehirlerden biri olduğu için müthiş iş imkânları sunuyor Batum.
Sarp kapısından kara yoluyla ya da İstanbul’dan uçakla ulaşabilirsiniz Batum’a. Hangisiyle gelirseniz gelin, bahsettiğim gibi pasaporta ihtiyacınız yok. Yalnızca TC kimlik numarası olan nüfus kâğıdı ve yurt dışı çıkış harcı gerekiyor.
Şayet kara yoluyla geliyorsanız size naçizane tavsiyem, yurt dışı çıkış harcı işlemlerinizi sınır kapısına bırakmamanız. Kapıda genelde yoğunluk oluyor, önce harç sırasına girip sonra da ayakta bilgileri yazmanız gerekiyor. Eğer yolunuz Arhavi’den geçiyorsa, sahil yolundan Arhavi merkeze saparken hemen yolun kenarında Turizm Enformasyon Bürosu’nu göreceksiniz. Oraya uğrayın ve evrakları oradan alın derim. Yalnız kişi sayısı çok ise, mutlaka önceden aramakta yarar var.
Kara yoluyla gidenler için önemli bir iki bilgiyi unutmadan aktarmak gerekiyor. Eğer günü birlik bir gidiş ise ve yanınızda bagaj yoksa sorun yok ama gecelemeli ve/veya bagajlı seyahat ise, Türk sınır kontrolünden sonra Gürcü kontrolünden bagajlarınızla geçmeniz gerekiyor.
Kara yoluyla geri dönecekler için de yeni bir kural getirildiğini hatırlatayım. Üç günün altında kalacaksanız şayet Batum’da, gümrükten hiçbir şey geçirtmiyorlar. Hatta yanınızda gümrükten, duty free’den alınmış bir şey varsa, onun parası kadar ceza da ödetiyorlar. Tabii bu kural uçuşta geçerli değil. Havalimanı’nda istediğiniz alışverişi yapabiliyorsunuz ve Türk Lirası da geçerli duty free’de.
Bu arada şehre gitmeden para bozdurmakta fayda var. Batum’da kendi para birimleri olan Lari dışında hiçbir parayı almıyorlar. Her şeyi Lari ile ödemeniz gerekiyor. Kredi kartıyla yapılacak ödemelerde de ciddi zarara uğrarsınız, bilginiz olsun.
Özellikle kara yoluyla gelenler, Sarp kapısından geçip, Batum’a doğru bir müddet gittikten sonra, yol üstündeki döviz bürolarında para bozdurursa daha kârlı çıkarlar. Şehirde kur genelde daha düşük. Seyhatinizin sonunda elinizde Lari kalırsa bozdurmanız mümkün sınırda ya da havalimanında. Bozuk paraları almıyorlar haliyle, onları bitirmeye bakın.
Alışveriş meraklılarına mutlaka belirtmeliyim ki, bu şehir size göre değil. Meşhur Gürcü şaraplarından başka kayda değer bir şey yok. Klasik olacak ama, Türkiye’de her şey var. Hem de alâsı. Fazla alacak şey yok.
Batum, eskiye oranla çok daha güvenli bir şehir. Eskiden yolda yürümek mümkün değilken, şimdi artık istediğiniz saatte istediğiniz yerde rahatlıkla gezebiliyorsunuz. Tek sıkıntı, nereye giderseniz gidin, karşınıza çıkacak olan dilenciler. Onlara dikkat etmek gerek.
Batum’a hangi yoldan gelirseniz gelin, ne kadar kalacak olursanız olun, mutlaka iki önemli noktayı ziyaretinizin başında bitirmenizi tavsiye ederim. Sonrasında yolunuzu uzatır ve zaman kaybettirir.
Sarp kapısından giriş yaptıysanız, daha sınırı geçer geçmez sahil şeridinin hemen hemen tümünün plaj olarak kullanıldığını göreceksiniz. Batum’a doğru ilerlerken yol üzerinde Apsaros Kalesi çıkacak ilk olarak karşınıza. Burayı mutlaka gezin.

Bu kale, Çoruh Nehri’nin Karadeniz’e döküldüğü Gonio kasabasında Romalılardan kaldığı söylenen bir kale. Kalelerin tam tarihlerini belirlemek zordur. Her dönemin kendine has savaş teknikleri ve savunma sistemleri vardır. Bu nedenle kimi zaman eski bir kaleyi kullanmış, kimi zaman o kaleye ekler yapmış, kimi zaman ise yıkıp aynı yere yeni bir kale yapmıştır değişik dönemlerin değişik uygarlıkları. Ama bir sorun daha var ki, bu da göz önünde bulundurulmalı. Türkiye’nin Karadeniz sahillerinde de, bu yörelerde de yeterli arkeolojik araştırmalar yapılmamıştır. Yapılan çalışmalar ve araştırmalar da ancak MÖ 3000’lere kadar götürüyor buraların tarihini. Bence daha eskilere dayanıyor ve araştırma yapılsa çok enteresan sonuçlar çıkacaktır. Deniz kenarında ve oldukça stratejik bir bölgede bulunan bu kalenin içindeki arkeolojik kazılar üç katman varlığı gösteriyor: Roma, Bizans ve Osmanlı.
Kalenin içindeki arkeolojik buluntuların sergilendiği küçük müze çok güzel. Genel tarih bilgileri, çizimler, fotoğraflar ve buluntular ilginizi çekecektir. Küçücük müzede gerçekten çok hoş bir sergileme yapılmış.
Kalenin bahçesinde Batum’un subtropikal iklimini yansıtan ağaç ve bitki bolluğu içinde yürüyüp gezmek çok keyifli. Bahçedeki Aziz Mathias’a ait olduğu kabul edilen mezar, değişik dönemlere tarihlenen mezarlar, Osmanlı hamam kalıntıları ve değişik arkeolojik açmalar ilgi çekici.
Kaleden çıkıp yola devam edince sahil şeridini ve Batum şehrinin merkezini göreceksiniz. Özellikle son yıllarda her geçen gün daha da yoğunlaşan inşaat faaliyetleri dikkatinizi çekecek. Ülkede bir yandan Rus rejimi sırasında zarar gören ve yıkılan binalar restore edilirken, bir yandan da yeni binalar yapılıyor. Şehri gezerken Türk firmalarının bu işin başını çektiğini ve inanılmaz derecede yatırım yaptığını fark etmemeniz mümkün değil. Türk inşaat firmaları genelde rezidans tarzı binaları yapıyorlar. Sahil şeridine çok yakın yerlerde zaten varolan beş yıldızlı otellerin yakınlarında, aklınıza gelebilecek uluslararası tüm beş yıldızlı otellerin de inşaatı var.
Şehirde dikkatinizi çekmemesi mümkün olmayan bir başka şey de casino bolluğu. Her köşede casinoların reklamı var. Sanırım Rusya’nın casino cenneti yapılmaya çalışılıyor Batum.
Şehrin dokuz kilometre kuzeyinde Mtsvane Kontskhi’de dünyaca meşhur Botanik Bahçesi ikinci ziyaret mekânınız olsun.
19. yüzyılın sonlarında kurulan Botanik Bahçesi, 20. yüzyılın başlarında sistematik bir çalışmayla akademik bir karaktere bürünmüş. Resmi açılışı yapılıp, bitkilerin yetiştirilmesi ve tanıtılmasına yönelik çalışmalar yapılmış. Çok büyük bir alana yayılan bahçede yer alan binlerce bitki türü, ağaçlar, çalılar ve kesme çiçekler arasında Kafkasya’ya özgü yarıtropik bitkiler olduğu gibi, Uzak Asya, Yeni Zelanda, Kuzey, Orta ve Güney Amerika, Himalayalar, Avustralya ve Akdeniz’den bitkilerin yetiştirildiği değişik bölümler var.
Botanik Bahçesi’ne üst ya da alt kapıdan girip gezebilirsiniz. Bahçe çok büyük olduğu ve değişik bölümlere ayrıldığı için her yerini gezmek ve her şeyi görmek çok zor. Aslında en akıllıcası üst kapıdan girip alt kapıya yürümek ve görebildiğiniz kadarını görmek. Ama illâ her şeyi göreceğim derseniz akülü arabalarla gezme şansınız da var. Belli bir ücret karşılığı tüm parkı dolaştırıyorlar.
Bu iki uç noktayı ziyaret ettikten sonra asıl işin keyifli tarafı başlıyor. Şehir merkezini gezmek.
Şehrin tam merkezi limana çok yakın. Nereden isterseniz başlayıp her yeri yürüyerek gezebilirsiniz.
Şehrin merkezinde yemek yemek için çok imkân var. Deniz kenarında bazı lokantalar olduğu gibi, hemen Gogebashvili Caddesinin merkeze yakın olan tarafında pek çok Türk lokantası da dikkatinizi çekecektir.
Bir şehri tanımanın en iyi yolu, yürüyerek gezmektir. Ben buna inanırım. Sokaklara dalın, kaybolun… Tavsiye ederim.
Kaybolmak da mümkün değil ya aslında, neyse…

Piazza Meydanı, Batum’un sembolü adeta. Yapımı 2010 yılında biten meydan bir açıkhava kültür merkezi. Özellikle de son yıllarda dünyaca meşhur pek çok sanatçının konserine ev sahipliği yapmış.

Batum Meryemana Katedrali de 19. yüzyılın sonlarında Neo-Gotik tarzda yapılmış hoş bir katedral. Başlangıçta Katolikler için inşa edilmiş olan katedral bugün Gürcü Ortodoks Kilisesi’ne ait. Şansınız varsa katedrali ziyaret edebilirsiniz. İçeride fotoğraf çekmek yasak. Kadınların mutlaka baş örtüsü takması gerekiyor. Yanınızda yoksa her kilisede baş örtüsü ve etek var, aklınızda olsun. Bu katedralde çoğu zaman içeri girmeye çalışanlara karşı ciddi bir müdahale söz konusu olabiliyor. Görevliler içeri girmenizi engelleyebilir. Dua ya da ayin zamanı olabiliyor bazen böyle. Son gittiğimde hiçbir engelle karşılaşmadan grubumla birlikte girdim içeri, hatta bayağı uzun kaldık, misafirlerim mum yaktı, dua etti. Üstelik benim üstümde blue jean vardı ve kimse bir şey demedi.
Şehirde daha pek çok dini yapı var.
Yapımına 19. yüzyılın sonlarında başlanıp 20. yüzyılın başlarında bitirilen Azize Barbara Kilisesi.
Taşları Trabzondan getirilen, Osmanlı döneminde 19. yüzyılın ikinci yarısında Yunan Katolik Kilisesi olarak yapılan ama 1879’dan sonra Rus Ortodoks Kilisesi olan Aziz Nikola Kilisesi. Şehrin önemli kiliselerindendir.
1873 yılında yapılan Ermeni Kilisesi. 1885’te orijinal ahşap bina yıkılmış ve yerine bugünkü bina yapılmış. Çok hoş bir kilise. Genelde kapalı. Açık bulursanız mutlaka girin, bahçesine de bir göz atın.
Batum’da bir de Katolik Kilisesi var. Elli bine yakın Katolik Hıristiyan’ın yaşadığı şehirdeki bu kilise 2000 yılında modern tarzda inşa edilmiş.
Orta Camii, Batum’daki tek cami. Deniz kenarında yürüdüğünüzde caminin minaresini görüyorsunuz hemen. Şehirde üç cami varmış, Sovyet döneminde her dini yapı gibi bunlar da zarar görmüş ve faaliyetlerine son verilmiş. Geriye kalan tek cami, 1886’da yaptırılmış olan Orta Camii. Bu caminin kapısı orijinal ama geri kalan her şey yeni.
1899 yılında Yahudilere bir sinagog yapmaları için izin çıkmış. Sinagog 1904 yılında açılmış. Bu bina da Sovyet rejimi sırasında kapalı kalmış. 1998’de restore edilip yeniden açılmış.
Şehirde pek çok güzel müze de var. Ben size özellikle Ajara Müzesi’ni öneririm. Tipik bir etnoğrafya müzesi. Eser bolluğu ve sıcak sergi stilinden hoşlanacağınıza eminim.
Yollarda yürürken eski evlere dikkat edin. Çoğunun dışı yenilenmiş. İçleri perişan vaziyette olan da çok var, dışı yenilenmemiş olan da. Fotoğraf çekmek isteyenler için çok malzeme var bu şehirde.
Baltık mimarisini andıran çok şey göreceksiniz. Bazı sokaklar bana Kars’ı anımsatıyor. Eski evlerde Kars’tan bildiğimiz peç denen ısıtma sistemi de var.

Avrupa Meydanı diye anılan meydanda 2007 yılında dikilen Medea ve Altın Post heykeli şehrin her köşesinden görülür neredeyse. Altın Post efsanesi aslında Halikarnas Balıkçısı’nın da gayet isabetli bir şekilde aktardığı gibi, her şeyi Batı’ya yazma sevdasından, sonradan uydurularak mitolojik hikâyelerin arasına katılan bir hikâyedir. Bu meydan çok güzel bir meydan. Kafeleriyle, etrafındaki hoş binalarıyla mutlaka vakit geçirmeye değer.

Avrupa Meydanı’na çok yakın olan bir başka güzel meydan da Tiyatro Binası’nın olduğu meydan. Meydanın tam orta yerinde Neptün heykeli ve üzerinde durduğu zarif çeşme fotoğrafçılar için hoş bir görüntü sunuyor. Hele hele heykeli kadrajın sağına oturtup, ortaya Radisson Otel ve en sola yeni açılacak olan yüksek binayı alırsanız, görüntüye siz de bayılacaksınız.
Bu meydanın hemen yakınında Kolonad denen güzel bir başka mekân var. Ortadaki havuzu ve fıskiyeleri ile akşamları pek keyifli bir yer. Bütün şehir orada gezmeye çıkar, buluşur. Turizm enformasyon bürosu da tam o meydanın başında. Şehir haritası ya da hediyelik eşya için güzel bir yer.
Her köşede kafeler, içki satan dükkânlar, restoranlar dolu. Aç ve susuz kalmak mümkün değil.
Şehrin güzel parklarından biri de biraz ötedeki Nurigeli gölünün yanındaki 6 Mayıs Parkı.
Ardagani Gölü’nde ise akşamları çok hoş bir gösteriye tanık olabilirsiniz. Fıskiyeler ve müzik eşliğindeki ışık oyunları ile onlara ayrı bir hava katan inanılmaz güzellikteki hologramlar. Kuğu Gölü Balesi’nden göbek dansına kadar her şey var. Sanki gerçek gibi, sanki birileri orada dans ediyormuş gibi. Bu ışık ve su oyunları sırasında, yani hava kararınca, şehirdeki tüm binalarda ışıklandırma oluyor. Hepsi birbirinden güzel.
Rus şehirleri heykelleri ile meşhurdur. Bu şehirde de heykel bol. Tam Ardagani Gölü’nün karşısındaki Adalet Sarayı ve göl arasındaki meydanda bulunan yuvarlak heykel de hem ışıklandırılıyor hem de dönüyor su ve ışık oyunları sırasında. Bu heykel, şehrin merkezinde, deniz kenarında dönme dolabın yanında duran ‘Ali ve Nino’ heykelinin yaratıcısı, dünyaca ünlü heykeltraş Tamara Kvesitadze’ye ait.
Ardagani Gölü’nde ışık ve su oyunlarının yapıldığı yerde büyük bir lokanta var. Grand Grill adındaki bu lokantayı bir Türk işletiyor. Türk ve Gürcü yemekleri var; son derece güzel ve zarif bir lokanta. Çok rahat edecek ve çok memnun kalacaksınız.

Şehir merkezinde deniz kenarında ‘Mucize Parkı’ diye adlandırılan parkta koca bir bina dikkatinizi çekecek. Binanın üstünde Gürcü alfabesinin harfleri var. Harfler DNA şeklinde dolanarak binanın tepesine kadar gidiyorlar. Binanın adı da zaten ‘Alfabe Kulesi’. Binanın içindeki asansör ile binanın tepesindeki döner lokantaya ulaşılabiliyor. Binada ayrıca bir rasathane ve televizyon stüdyosu da var.
Bu Alfabe Kulesi’nin hemen yanında eski bir deniz feneri göreceksiniz. Bence binanın İspanyol mimarı Alberto Domingo Cabo bu fenerden esinlenerek yapmış kuleyi. Zaten kule de bir deniz fenerini andırıyor. Hakkında yazı yazasım var.
Kulenin ve deniz fenerinin olduğu yer sahil şeridi ve yürüyüş yapılabilecek, bisiklete binilebilecek yollar olduğu gibi, halka açık plaj aynı zamanda. Radisson otelin özel plajı da var kıyıda.
Hemen bunların yanında kocaman bir dönme dolap göreceksiniz. Son derece yavaş hareket eden, güvenli bir alet. Mutlaka binin. Şehri yukarıdan görmek ve fotoğraf çekmek için çok iyi bir çözüm. Özellikle de eğer Batum’da kalıyorsanız, gece hava karardıktan ve şehir aydınlatıldıktan sonra binin. Gerçi gündüz de güzel. Bütün şehri görebiliyorsunuz.

Hemen dönme dolabın yanında, deniz kıyısında bir heykel var. Sekiz merte boyundaki bu metal heykel, karşılıklı duran bir kadın ve bir erkeğin heykeli. Geceleri ışıklandırılan ve hareket eden bu heykel, Kurban Said’in ünlü romanı Ali ve Nino’nun adını taşıyor. Ünlü sanatçı Tamara Kvesitadze bu eseri 2010 yılında yapmış. Heykel ölümsüz aşkın, Avrupa ile Asya’nın kesişen yollarının, birbirine yabancı halkların ve insanların karşılıklı anlayış ve hoşgörülerinin sembolü.
Müthiş bir hikâye ve müthiş bir eser, muhteşem bir çalışma.
Siz şehri doya doya gezin ve tadını çıkartın. Aslında tüm bu yazdıklarımı bir gün içinde bile yapabilirsiniz. Ama geceliyorsanız daha da güzel, çünkü Batum’un ışıklandırılmış halinin tadına doyum olmuyor.

(14 Ağustos 2013 tarihli yazımdır)

20 Ocak 2016 Çarşamba

Gel Yine... Geleceğim!

Sakarın tekiyimdir ben. Düz yolda ayağımı burkar veya düşerim. Bunun sebebi de yürürken, dolaşırken detaylara takılıp önüme bakmadığım içindir. Yaşadığım şehirde gezerken bile tepelere bakarak dolaştığım için tökezlerim bir vesile ile. ‘Önemli olan bakmak değil, baktığını görebilmektir’. Ressam babam ve Cumhuriyet döneminin iyi fotoğrafçılarından olan büyükbabam hep bunu söylerlerdi bana çocukken. Ben de her baktığımın ardındakini, özünü görmeye çalışırım.

Daha uçaktan belli ediyor kendini Hayastan’ın renkleri. Giderek altımızda yükselen dağların kahverengiliği ve yavaş yavaş beyazlaşan tepeler Ararat’a yaklaştığımızın müjdecisi. Birşeyler var o dağların, o dağ hüznünün ardında. Bunları bulmaya gidiyorum Hayastan’a. Biraz sonra Ararat beni selamlıyor. ‘Şimdi bana iyi bak, oradan birşey göremeyeceksin’ diyor sanki. Uçak inişe geçiyor, uzay üssüne benzeyen Zvartnots havaalanı gözüküyor. Etraftaki binaların üzerine vuran akşamüstü güneşinin kızıllığı altında Ermeni taş işçiliğinin farkı daha şimdiden kendini belli ediyor.


Yerevan çok güzel bir şehir. Güzel de planlanmış. Ben kendimce iki merkez gördüm şehirde, bunlardan çıkan yollar ise hep birbirine paralel caddeler ve onları dik kesen cadde ve sokaklar. Hippodamos planı. Bunun çevresini de bir kemer çeviriyor. Zaten her küçük ölçekli şehir böyle planlanır. Ama beni esas etkileyen şehrin planı değil, bu planın içine oturtulmuş olan mimarinin detayları oldu. Gazeteci dostlar ‘Ne kadar renksiz bir şehir’ dediler, Yerevan için. Bir de Doğu Bloku havasının hakim olduğunu söylüyorlar. Hayır efendim; dikkatli bakın göreceksiniz, bu şehir renksiz değil ve Doğu Bloku havası mimari için söylenemez. Ermeni taş işçiliğinin detayları o mimariyi ezip geçmiş. Yerevan’a gidişim Türk gazetecilerin de orada bulunduğu tarihe denk düştü. Kimi zaman onlarla ama çoğu zamanımı da şehirde yürüyerek geçirdim. İşte burada şehrin planı önem kazanıyor... Yerevan’ı  yürüyerek gezecekseniz.
 
Vernisage’ı geziyoruz
 
Sabah erkenden çıkıp Vernisage pazarına gitmek istiyorum. Raffi ve Sabel de benimle gelecekler. Raffi Kojian www.cilicia.com’un kurucusu. Sabah aramamı istiyorlar. ‘Dokuz erken mi olur?’ diye sorunca, Sabel ‘Ben her sabah su için yedide kalkıyorum’ diyor. O an fark ediyorum, şehirde hala su yok. Belli saatlerde veriliyor her gün. 


Yolu uzatıp gitmeye karar veriyorum Vernisage’a. Önce cumartesi akşamüstü Opera meydanında gördüğüm ressamların eserlerine bakacağım. Saat daha çok erken. Kadınlar yerleri süpürüyor meydanda.  Ressamlar henüz resimlerini yeni diziyorlar. Oldukça büyük boyutta resimler bunlar, açık hava sergisinin turistlere yönelik olmadığı ortada. Ressamların kimi bana gülümsüyor, kimi selam veriyor.



Vernisage’da el işi tuzluklar beni çok etkiliyor. Hepsi kadın şeklinde ve göbeklerinde kocaman bir delik var, içinde de tahta bir kaşık. Bunları yapan adam bana bir kitap gösteriyor. Tuzluklar aslında dağlarda neredeyse insanın bacakları boyunda. Parajanov  Müzesinin arka bahçesinde Parajanov’un yaptığı orijinal büyüklükte bir tuzluk var. Orijinallerinde olduğu gibi tuzluğun deliği kadının kocaman açılmış ağzı. Elleri de belinde.



Kış aylarının sarı-kahverengi hüznü içinde Vernisage’ı geziyoruz. Dünyanın sayılı bit pazarlarını bilirim. Burası farklı. Kimi zaman Anadolu’daki pazarları, kimi zaman Ortaköy’ü anımsatan görüntüler de var. İnsanın içine baygınlık verecek kadar çok matruşka bebekleri de görmezlikten gelirseniz, çok orijinal şeyler yakalıyorsunuz.


Buradaki ressamların resimleri daha çok turistlere hitap ediyor. İki tane alıyorum, küçük boy. Biri Ararat, o ilk gün uçaktan gördüğüm dağların üstüne vuran akşamüstü güneşinin renkleri var resimde. Diğeri de bir küçük kilise, su kenarında. Dağlarda suya özlem duyuyorum birden. Israrla o iki resmi istiyorum onca resim arasında. 




 
Duduk satan adam tezgahındaki duduklardan birini çalmaya başlıyor. Tanıdık bir ezgi. Dağların hüznü çöküveriyor bir anda şehrin üstüne. Sonuna kadar dinliyorum hüzünlenip. Bu güzel sesten etkilenmeyenler de var etrafta. Hemen yandaki tezgahta dört adam ayaküstü kağıt oynuyorlar, hızlı hızlı. Biraz ileride standların oluşturduğu yolların tam orta yerinde bir yağlı boya tablo: Sibel Can. Aklıma şehrin her yerindeki kiosklarda gördüğüm, büyük ihtimalle Rusya’dan gelen, üzerinde Tarkan resmi bulunan çikolatalar geliyor. Bir sürü hediyelik eşya alıyorum dostlarıma. Paramı ödedikten sonra hiçbir satıcı gitmeme izin vermiyor, illa yanında bir hediye verecekler.


Bir gün önce Türk gazetecilerle gezerken rehberleri Ara’nın ressam olduğunu ve bir galeride üç eserinin sergilendiğini öğreniyorum. Toumanian caddesi üzerindeki Galeri 29’a gidiyoruz. Avrupadaki galerilerden farkı yok, hayran oluyorum. Beni en mutlu eden, galeriyi işleten Karine Balayan’ın söylediği bir cümle: ‘Burası eskiden restorandı, sonradan galeri oldu. Halbuki dünyanın her yerinde tersi olur.’


Kış aylarında Hayastan’ın sarı-kahverengi hüznünde gerçek renklerini göremiyorsanız, mutlaka ressam Martiros Saryan’ın müzesine de uğrayın. Hayastan’ın renklerini onun eserlerinde bulacaksınız.
 
Saklı Kilise!
 
Öyle bir yer ki burası, her köşesi sanat kokuyor. Sanatına ve sanatçısına bu kadar önem veren bir ülke görmedim ben. Her köşede bir heykel var. Şehirde birçok evin giriş kapısında birşey dikkatimi çekiyor. Bir insan kabartması, genellikle bir büst. Önemli kişilerin yaşadıkları evlerin üstünde var bu, altında da mutlaka bir yazı. Bilim adamları, ressamlar, şairler, piyanistler... Bir ev görüyorum merkeze bağlanan bir sokakta. Ev çok güzel ve eski. Binanın her taşı numaralı Düşündüğüm şey doğru çıkıyor. Bu evi başka bir yere taşıyacaklarmış sonra vazgeçmişler. Bir piyanistin eviymiş. Ege mimarisini hatırlatan ahşap evlerde muhteşem cumba ve balkon detaylarına rastlıyorum. İnci gibi işlenmiş. Çoğu çürümeye yüz tutmuş, kaderine terk edilmiş. Evlerin binaların üzerlerini asmalar sarmış kimi zaman. Bazı binalarda bana Katalan mimar Gaudi’yi hatırlatan detaylara bile rastladım.


İşte size çok kişinin bilmediği bir tarihi eser daha. Sayat Nova’nın Abovian Caddesiyle birleştiği köşede yer alan binanın bitiminden sola dönüp, arkasına dolaşın. Minicik bir kilise cıkacak karşınıza. Sanki ‘Saklı Kilise’. Önü açık hava müzesi gibi. Kiliseye ait eski taşları dizmişler.
Abovian Caddesi’nin Cumhuriyet Meydanı ile birleştiği yerde de bir yaşlı adam heykeli, kolunda sepet, elinde çiçeklerle gelip geçene gülümsüyor. Fotoğrafını çekince insanlar da bana gülümsüyor. Bu adam yaşamış ve tam da orada, gelen geçen tüm güzel kadınlara çiçek verirmiş.




Minicik tek göz oda evler restoran olmuş. Nerede yemek yerseniz yiyin, ister otelde ister bir lokantada, en heyecan veren şey, eski porselen tabaklar, çatal-bıçaklar ,bazen cam bazen de kristal ama mutlaka süslü bardaklar ve kadehler. Bazılarına zevksizlik gibi gelebilecek bu detay bana müthiş bir sofra kültürü izlenimini verdi ilk anda. Öyle de zaten. Her gece ‘haş’ (paça çorbası) içeceğiz diye gittiğimiz lokantada haş’ın sunulduğu çorba kasesi, içindeki çorba ve et ile iki kişiyi doyurur.  ‘Bol kepçe restoran  her yer. O kadar büyük ve fazla ki porsiyonlar, gündüzleri yemek yemek aklıma bile gelmedi.


Şehirde dolaşan hayvan çok az. Topu topu 5 kedi ve 30 tane de köpek gördüm. Köpeklerin hemen hepsi sahipli, kediler de avluda yaşar sokaklara çıkmazmış. Çok az başı boş köpek var. Ne kadar kedi ve köpek gördümse hepsini sevdim. Ama hiçbir yerde bu kadar çok çiçekçi dükkanı ve çiçek görmemiştim. Ne kadar çok meyve var. Her köşede satılıyor. Nar. Hayastan’ın sembolü. Bereket, biri bin yapmak geliyor aklıma. Bana hediye edilen tahtadan yapılmış nar kolyemi hiç çıkartmıyorum boynumdan. Konuştuğum Türkçe’yi herkes övüyor.’Azeriler gibi konuşmuyorsunuz, Istanbullu musunuz?’
.
 
Bir yüce gönül
 
Yerevan’da sular belli saatlerde akıyor, gaz yok. İnsanlar bu soğuklarda nasıl ısınır? Bazı yerlerde elektrik sobaları ısıtıyor mekanları, bazıları onu da bulamıyor. Benzin desen sokak köşelerinde bidonlarda satılıyor azar azar. Garip tezatlar var: Zengini zengin, fakiri de tam fakir. Ama gene de bir şey var o dağ hüznünün ardında. Serzeniş, kırgınlık, kızgınlık, dargınlık yok insanlarda. Minicik maaşlara denk rakamlar ödeyip çıkıyoruz lokantalardan. Mönülerdeki yemeklerin fiyatları emekli maaşlarına denk...


O dağ hüznüne ve fakirliğe bir daha baktım, ardında sağlam temeller üstünde duran bir kültür, bir sevgi ve bir yüce gönüllülük gördüm. Burada bir şeyin daha ayrımına varıyorum, baktığının ardındakini görebildiğin zaman gördüğünü seviyorsun.


Dönüş yolunda uçağın penceresinden Ararat'a sitem ediyorum: 'Hain! Yüzündeki peçeyi bir gün olsun kaldırmadın. Göremedim Yerevan'dan seni.' Cevap veriyor: 'Sen de güzel havada gel!' Gülümsüyorum... Göz kırpıyorum Ararat'a. Geleceğim!


(31 Aralık 1999 tarihinde AGOS Gazetesi'nde çıkan yazımdır)